24 Aralık 2009 Perşembe

Lezboyz


les boys do cabaret
les boys are glad to be gay

19 Aralık 2009 Cumartesi

Yüksek İdeallerin Adamı

"Hava çok soğuktu. Günlerdir süren yağmur, bir süreliğine kesilmiş, hiç eksik olmayan kalabalık geri gelmişti. Caddeyi adımlarken tramvayın raylarına dalmış, tam da akşam Marsilya maçı vermezse kaç lira kazanacağımı hesap ediyordum ki, "30 trilyon, 30 trilyon" diye bağıran milli piyangocunun sesini duydum. O zaman 30 trilyonu kazanmak dururken neden küçük hesaplarla uğraşayım ki dedim ve ben de bir bilet aldım. Kendi kendime gülmüştüm o zaman. İşte, bu, yılbaşı piyangosundaki 30 trilyonluk bileti nasıl aldığımın hikayesi..."

Eğer bileti alsaydım tam da böyle olacaktı. Mikrofonu bana uzatan muhabire bu anımı anlatacaktım gevrek bir tebessümle birlikte. Ama bileti almadım. Fuck it man! Akşam Marsilya salmazsa 20 lira atıcam cebe fena mı?

edit: Marsilya salmadı :)

16 Aralık 2009 Çarşamba

Adını Hüseyin Koydum


Bu filmi beğendim; ama süper senaryo, hayvani kamera açıları, muhteşem oyunculuklar, enteresan müzikler veya dehşet aksiyon sahneleri(?) var diye falan değil. Aksine oldukça başarısızdı bu saydıklarımda. Hikaye oldukça kilişeydi, cıvık romantik bir aşk, duygu sömürüsü yapan karakterler, hiç de samimi değildi. Eski türk filmi olsa efsane olurdu, ama bu çağda değil.

Ben bu filmi evimin önünde geçtiği için beğendim. Gecenin bi vakti naralar atıp işediğimiz Porsuk'da geçtiği için sevdim. Ulan şu bina hangisi, acaba bu sokak o sokak mı diye heyecanla izledim filmi. İnsanın sittin sene yaşadığı yerde film çekilmesi ne garip bişeymiş. Hikaye ne olursa olsun bişeyler yakalıyor, kendini filmin içine atıveriyor insan.

Keşki yönetmen Eskişehir'i bu kadar gözümüzün içine sokmasaydı. Tamam güzel şehir, gelişiyor, büyüyor, geleceği parlak. Bir Eskişehirli olarak gurur duyuyorum ama bu kadar ucuz Eskişehir propagandası yapmayın arkadaş. Es-Es formasıyla top oynayan çocuklar, Tren Garındaki Eskişehir yazısına odaklanmalar, Büyükerşen!... Yapmayın bunu işte, öyle bir film çevirin ki içinde Eskişehir adı geçmesin, ama buram buram Eskişehir'i anlatın. İnsanlar merak etsin, filmden sonra bu kent hangi kent diye sorsunlar yanındakine. Bu başka bi şehir de olabilir, Ankara,İzmir,Konya,Bursa farketmez. Yeter ki ucuz reklam yapmayın.

Not: Afiş kendi eserimdir, emeğe saygı :)

6 Aralık 2009 Pazar

Gargamel'in Kedisinin Adı Azman


Trt Çocuk'da pazar sabahımı şenlendiren Bilen Parmak Kaldırsın diye bir yarışma programına rastladım. İlköğretim çocukları genel kültürden okulda öğrendiklerine geniş bir yelpazede sorularla karşılaşıyorlar. Aşama aşama kimileri eleniyor. Ben de oturdum bol bol tespit yaptım. Küçük çocuklarla kendimi bir koyup "Yuh ulan bunu nasıl bilemezsin" diye ego tatmini yaptım.
Yarışmanın ikinci etabında, çocuklar kendilerine sorulacak soruların hangi konudan olacağını seçiyorlar. İşin ilginci, aralarında müzik, sinema, tarih, edebiyat, spor gibi konu başlıklarının olmasına rağmen fen ve matematik gibi başlıkların hemen tüketilmesi oldu. Çocukların hiçbirisi sinema/tv kategorisinde yarışmak istemedi. Keza edebiyat ve tarih de öyle. Müzik ve Genel Kültür konularını seçenler gerçekten çok basit soruları yanıtlayamadılar. Garipsedim. Sinemaya, konsere gitmiyor tabii bu çocuklar, evde oturup ders çalışmakla yükümlüler.
Elenen çocukların hepsi ağız birliği etmişçesine "çok heyecanlandım, bildiğim soruları yapamadım, dikkatsizlikten kaçtı" gibi lakırdılar ettiler. Yapmayın etmeyin. Bu yollardan biz de geçtik. O "bildiğim soruları yanlış yaptım" ların yarısını yine sorsalar yine yanlış yapardınız biliyoruz. Dikkatsizlikten yapılan yanlışların bana kalırsa 20% lik bir kısmı gerçeği yansıtıyor. Geri kalanı hırs küpü olmuş çocukların başarısızlıklarını çarpıtmak için kullandığı yalan. Aile kızmasın, arkadaşları küçümsemesin, öğretmenleri bu çocukta iş yok demesin diye robot gibi yetişen küçükler başarısızlığı kabullenemeyen hırs küplerine dönüşüyorlar. Hepimiz dönüştük zamanında. Eğitim sistemimizde hala değişen bir şey yok. İnsanları öğrenmeye ve çalışmaya heveslendirmek yerine "başarmaya" yönelik sistemimiz kısa yoldan kazanmayı, kopya çekmeyi, hile yapmayı, başarı için her yol mübahtırı da meşru kılıyor.
Sevindiğim şey yarışmanın birincisinin sosyal nitelikleri kuvvetli bir çocuk olması. Final turunda çocuklar herhangi bir ilgi alanıyla ilgili sorulara tabi tutuluyorlar. Kazanan çocuk Michael Jordan'ı seçti mesela. Çocuklardan bir başkasının ilgi alanı olarak "Hititler"i seçmesi ise tam bir fiyaskoydu. Nasıl bir sapıksın sen böyle dedim. Yarışmaya gelmeden önce ansiklopedi karıştırmış Hititler hakkında. Garip şeyler dönüyor. Ben olsam 7.sınıfta "Şirinler"i seçerdim. Eminim sorulacak 5 soruyu da bilirdim :)

2 Aralık 2009 Çarşamba

I've got everything I need


I'm the urban spaceman babe,
but here comes the twist
I don't exist.

25 Kasım 2009 Çarşamba

Nosferatu #1

1931 tarihli ilk Dracula filminden tebessüm ettiren harika bir replik.

Kont şatosunda ağırladığı misafirine şarap ikram eder:

Renfield: Aren't you drinking?
Dracula: I never drink ..... "wine"


Bitsin

Ben sıkıldım artık şu Barcelona'dan. Çakma taraftarlarından da bıktım. Hayır öyle bir noktaya geldi ki zevk almıyorum. 70% e 30% topla oynama oranları olan bir maç nasıl zevkli olabilir ki? Sadece kazanmaya ve gol atmaya endeksli insanlar için eğlenceli olabilir ama, bu işin bir de rekabet kısmı var. Geçen sene Roma'da Barça Manchester'a topu göstermezken, koskoca Şampiyonlar Ligi finaline yakıştı mı yani?
İstiyorum ki bir takım çıksın, Barça'yı eze eze yensin. Sanırım son 2 sezon boyunca böyle bir şey hiç gerçekleşmedi. Umudum Real Madrid. Hey Allahım, bir zamanlar Zidane'lı Figo'lu kadrosuyla nefret ettiğim takımı, bugün C.Ronaldo gibi antipatik bir adama rağmen destekliyorum. Nereden nereye.

Maç sonrası Morinho "Plakasını aldınız mı?" diyerek basın mensuplarını güldürdü.

23 Kasım 2009 Pazartesi

Rocky yaz "Eye of The Tiger" Cebine gelsin

Rambo bacısının üzerinde suşi yiyen Uzak Doğuluları mermi manyağı yaparken

Uzun zamandır televizyonda film izlemiyordum. Özellikle hemen her sahnede sansür konulması, filmin gereksiz görülen kısımlarının kesilmesi olsun televizyonda film seyretmekten insanı soğutmaması mümkün değil. Memleketin abzürd sansür politikası ve hiç bir alanında olmadığı gibi sinema sanatına da saygı gösterilmediği için saçma sapan yayınlar izliyoruz. Açık kanalı geçtim, parasını verip aldığım bazı dvdlerde bile pornografik sahnelerin kesildiğine şahit oldum. Diyecek bişey yok. Ondan sonra da internetten indirmek çalmaktır, korsana destek olmayın vs. Bu kafa değişmediği sürece müstehaktır herkese.
İşte hastalık yüzünden camış gibi televizyon karşısında yatarak geçirdiğim bu pazar günü, Shot Tv'de Rambo 4'e rastladım. Çok sıkı bir film beklemediğim için ve yapacak başka şey de olmadığı için prensibimi askıya aldım. Zaten uzuuuun süredir şöyle eski moda aksiyon filmi izlemek istiyordum.
Rambo beni yanıltmadı. 80 kuşağının en büyük idollerinden birisi olan John Rambo, bu geri dönüş filminde yine kesiyor, biçiyor, tarıyor, vuruyor, patlatıyor, tuzak kuruyor, binbir türlü kurnazlığa başvuruyor ve kendisine özgü az konuşan pis bakışlarıyla bol bol caka satıyor.
Filmi izlerken nutkum tutuldu diyebilirim. Üstelik de film boyunca sağlı sollu çıkan garip reklamlar bile dikkatimi dağıtamadı bazen. Hele bir toplu savaş sahnesi vardı ki, aman aman.. Her şey o kadar hızlıydı ki benzer sahnelerde uygulanan buzlu sansür kullanmaya zaman bulamamış olacaklar ki, kafalar patlıyor, uzuvlar etrafa saçılıyor, oluk oluk kan akıyor.
Film yine yetenekli Amerikan askerlerinin cani, vahşi, eğlence olsun diye adam öldüren Uzak Doğuluları katletmesi üzerine kurulu. Ama kim takar ki? Eski moda film işte. Biz yakın tarihimizle ilgili filmler, kitaplar üretirken vatan-millet-sakarya diyoruz. Amerikalılar yapınca mı iyy milliyetçi bastards diyeceğiz.Saçma.
Filmin sonunda akan kreditsle birlikte çalan cool müzikle bu 1,5 saatlik vahşet filminin bittiğine uzaklara dalan gözlerle bünye yavaş yavaş alışırken, yırtık dondan fırlar gibi beliren 24 parça porselen takımı reklamı beni hemen kendime getirdi.

20 Kasım 2009 Cuma

Dedim Oğlum Sen Rahatsız mısın?


Ne yaptın be Henry?

Arsenal yıllarından sever(d)im kendisini. Süper topçuydu. Şutları, hızı, driblingi, fiziği, hava hakimiyeti, frikikleri kısaca komple topçuydu.

Sonra Barcelonaya geçti. Benim için orda bitmişti zaten. Büyük bir hezimetle sonuçlanan Arsenal-Barca finalinden sonra, yine takımı sırtlamasını, Milan'ın Liverpool'a yaptığı gibi intikamını almasını isterdim. Ama o kolay yolu seçti. Kazanan takıma transfer oldu.


Bir gün bir Fransa maçında hakemi aldatmaya yönelik hareketine şahit oldum. Spiker, görüntülerin tekrarını izlerken "Henry böyle bi futbolcu değildir aslında" demişti (O nerden biliyorsa) Ama gözümle görmüştüm bu aldatmacayı. O günden sonra da başka gözle bakar oldum.

Yıllar birbirini kovaladı ve bizim çocukluk kahramanlarından Henry 30'unu geride bıraktı. Derslerde sıkıldığımızda hayali 11lerimize aldığımız Henry; Dünya Kupası, Şampiyonlar Ligi, La Liga, Premier Lig ve diğer pek çok kupayı kaldıran Thiery Henry, kayda değer hiç bir başarısı olmayan, en iyi oyuncuları Premier Lig'in başaltı takımlarında koşturan, Dünya Kupasında sadece sahaya adımını atmanın hayaliyle mutlu olabilen İrlandalılar karşısında uzatma dakikalarında topu eliyle düzettikten sonra içeriye çıkarttı ve Gallas'ın golünün asistini yapmış oldu.

Golden sonra çılgın gibi sevinen, "Ben hakem değilim, önemli olan Dünya Kupası'na gitmekti" diyen Henry beni yanıltmadı. Bu kez nasıl bir topçu olduğunu tüm dünyaya gösterdi.


Henry'nin savunulmasına katlanamıyorum. Kendimi o anda onun yerine koyuyorum, maçın adrenaliyle top üzerime geliyor ve bir anda topu elimle düzeltiyorum. Buraya kadar herşey normal. Sonra hakem bu olayı görmüyor ve benim verdiğim pas gol oluyor. Buraya kadar da aslında çok da sıradışı bir durum yok. Futbol sahalarında hep gördük bu ve buna benzer pozisyonları.
Ancak yapma bunu be Henry. Golden sonra gidip hayır ben elimle attım demenin yükü çok ağır biliyorum. Hiç bir oyuncu koca bir ulusun kaderini etkileyecek böyle bir şey söyleyemez. Ama çok mu zor biraz insan olmak. Efendi gibi sevinmek. Üzgün olduğunu belirtmek. Maçtan sonra kendini affetirecek birkaç lakırdı etmek. Bu kadar mı duyarsızlaştın. Profesyonel bir futbolcunun kazanabileceği bütün başarıları kazanan, ırkçılığa karşı mücadele eden, Unicef için çalışan, pek çok sosyal sorumluluk projesinde yer alan topluma örnek bir topçu olarak; bir Dünya Kupası daha uğruna değer miydi?


Youtube'da görüntüleri izlerken bir yabancının yorumu çok hoşuma gitti. Aklımda kaldığınca paylaşmak istiyorum: " Çocuklarımıza her zaman hile yapmamalarını, hileyle kazananların aslında gerçek kaybedenler olduğunu öğütleriz. Peki ya bu olanları ben çocuğuma nasıl açıklayacağım?"

Açıkçası Henry'nin bu hareketinin karşılıksız kalacağını sanmıyorum. Hem Henry hem de Fransa günün birinde bu haksız kazancın faturasını ödeyecekler. İrlanda ise elbet çalınan emeğinin karşılığını bir gün alacak. Peki ama bugün bu maçı seyreden çocuklarımıza ne diyeceğiz?

Çocuklara neden kötü örnek oldun Henry?

15 Kasım 2009 Pazar