American Horror Story izlemeye başladım ve korku sever bir insan olarak acıkmışım onu farkettim. Dizi amerikan sinemasının klişeleriyle dolu aslında ama bir taraftan da tüm bunları öyle ciddi,öyle güzel işliyor ki şikayet etmiyor insan. Klasik korkudan hoşlanan birisi olarak 2000 sonrasının vahşet-iğrençlik-psikopat katil üçlemesinin dışında bir iş çıkarttıkları için bu diziden çok keyif alıyorum.
Dizinin en ama en çok sevdiğim şeyi ise jenerik kısmı. Genelde bu tarz rahatsız edici görüntüleri izlemekten hoşlanmam; fakat o muhteşem müzik başlayıp da gerilimi damardan vermiyor mu, kim olduğu meçhul ürkütücü fotoğraflar, garip eşyalar, karanlık görüntüler hele bir de siyah arka plana süper bir yazı fontu tercihi ile ara ara giren oyuncu isimleriyle daha bölüm başlamadan kalp atışlarını hızlandırıyor zaten. İnanılmaz başarılı. Jeneriği izlerken mazoşist tarafım zevkten geberiyor. Küçükken sokakta top oynarken bazen topumuz bizim apartmanın bodrum katındaki garaja kaçardı. O topu oradan almaya gitmek demek ilkokul çocukları için ölüm gibi bir şeydi. 300-400 m2 büyüklüğünde kocaman, rutubetli, tozlu ve eski eşyalarla dolu kullanılmayan bir mekandı. Işık olmasına ışık vardı ama o sarımtrak ışıklar yandığı zaman mekan güvenli olmaktan çok, uğursuz bir yere dönüşürdü. Işığı açtığım zaman uzak köşedeki duvarda bir silüetin belirmesini beklerdim. Oraya her gitmek zorunda kalışımda ödüm bokuma karışmasına rağmen pis bir keyif de alırdım. Bazen diğer çocuklara artistlik yapar tek başıma giderdim. Bodruma inince, o karanlıkla yüzleşince, korkuna meydan okuyunca hayat çok güzelleşirdi. Karanlığa arkamı dönmekten korkardım ama, hızla uzaklaşırdım, sokak gözüme biraz daha güzel gözükürdü fakat bir sonra gittiğimde daha uzun süre duracağımın hayalini de kurardım bir yandan. İşte American Horror Story genel olarak fazla tırstırmasa da, özellikle jeneriğiyle bana o hisleri yeniden yaşattı. Birşeyler olacak işte, korkacaksın, izleme derken bir tarafım, diğeri otur oturduğun yerde diye meydan okuyor.
Korku hikayelerini izlerken hep aynı şeyler gelir aklıma. Dayanılmaz klişelerden biridir, korku filmindeki karakterler problemli, tutunamayan, kalın kafalı, güvenilmez veya beceriksiz kişilerdir. İşler kızıştığında psikolojik olarak darmadağınık olurlar fakat en sonunda biri (ya da 2-3 kişi kalır zaten) aklını başına toplar, ipleri eline alır ve kötü canavarları alt eder. Peki ya alternatif bir evrende başka hikayelerden sevdiğimiz güvendiğimiz karakterler korku hikayelerine konuk olsalar ne olurdu? Mesela James Bond perili bir evde mahsur kalsa? Don Draper zombilerden kaçarken, Don Corleone vampir avcısı olsa mesela nasıl olurdu? Ekranda karizması ve iş bitiriciliğiyle hayran olduğumuz gerçek (olağanüstü güçleri olmayan) kahramanlar hayatta kalabilir miydi acaba? Bence güzel alternatifler çıkabilirdi.
Bir ordan bir burdan çok dağınık bir yazı oldu farkındayım ama bende dağınık bir ruh halindeyim bu sıralar o yüzden şaşırtıcı değil. Son olarak kafamdaki bir başka düşünceyi daha dillendirmek istiyorum. İşte bir tespit yapıyorum ki; bence korku filmlerinin en büyük klişesi birilerinin ölmek zorunda olması.(bknz başlık) Belki ilk başta kulağa saçma gelebilir ama şöyle bir düşünüldüğünde bu kuralı biraz olsun esneten filmlerin diğerlerinden ayrıldığını görebilmek mümkün.
1 Ağustos 2012 Çarşamba
19 Temmuz 2012 Perşembe
seriously, what else you got?
Kalabalık bir ortamda çok güzel bir kız gördünüz ve tanışmak istiyorsunuz. Neden tereddüt ediyorsunuz bayım, en kötü ne olabilir ki? Reddedilir misiniz? Sizi aşağılar diye mi korkuyorsunuz?
Pekala ne olabileceğini söyleyeyim; hayatınızda ilk defa tüm cesaretinizi toplamayı başarıp da onun yanına gittiğinizde, kız hayatınızda gördüğünüz en güzel gülümseme ile oracıkta sizin başınızı döndürebilir, gece boyunca onu kollarınıza alır ve beraber dans edeceğiniz hayatınızın en güzel gecelerinden birini geçirebilir, gece sonunda apar topar yanınızdan ayrılırken yanağınıza unutamayacağınız bir öpücük kondurabilir ve siz ertesi haftayı onun gülümsemesini, dokunuşunu size hissettirdiklerini hatırlayarak, hayatınızda yepyeni bir başlangıç yapmak istediğinize karar verirken, ona ulaşmak için tanıdığınız herkesle konuşur; okuluna, işyerine gidersiniz ve en sonunda ondan haber alabildiğinizdeyse, siz geceleri onu düşlemekten gözünüze uyku girmezken onun kaşla göz arasında şık bir bahçede kır düğünüyle evlendiğini öğrenebilir, bir köşeye kullanılıp atılmış, dünyanın en değersiz insanı olduğunuz hissiyle boğuşmak için kendinizi votka ve viskinin kabarttığı kendi kusmuğunuzda boğmaya çalışırken bulabilir ve o berbat kusmuk kokusu odanızdan iki gün boyunca, yaşadığınız dram ise pek uzun bir süre daha aklınızdan çıkmayacak olabilir.
Pekala ne olabileceğini söyleyeyim; hayatınızda ilk defa tüm cesaretinizi toplamayı başarıp da onun yanına gittiğinizde, kız hayatınızda gördüğünüz en güzel gülümseme ile oracıkta sizin başınızı döndürebilir, gece boyunca onu kollarınıza alır ve beraber dans edeceğiniz hayatınızın en güzel gecelerinden birini geçirebilir, gece sonunda apar topar yanınızdan ayrılırken yanağınıza unutamayacağınız bir öpücük kondurabilir ve siz ertesi haftayı onun gülümsemesini, dokunuşunu size hissettirdiklerini hatırlayarak, hayatınızda yepyeni bir başlangıç yapmak istediğinize karar verirken, ona ulaşmak için tanıdığınız herkesle konuşur; okuluna, işyerine gidersiniz ve en sonunda ondan haber alabildiğinizdeyse, siz geceleri onu düşlemekten gözünüze uyku girmezken onun kaşla göz arasında şık bir bahçede kır düğünüyle evlendiğini öğrenebilir, bir köşeye kullanılıp atılmış, dünyanın en değersiz insanı olduğunuz hissiyle boğuşmak için kendinizi votka ve viskinin kabarttığı kendi kusmuğunuzda boğmaya çalışırken bulabilir ve o berbat kusmuk kokusu odanızdan iki gün boyunca, yaşadığınız dram ise pek uzun bir süre daha aklınızdan çıkmayacak olabilir.
7 Mart 2012 Çarşamba
yaşam, gerçek erkeklerin gerçek metresi

Yaşam boyunca aradığımız şey belki de budur, yalnızca bu, olabildiğince büyük bir üzüntü, ölmeden önce kendimiz olabilmek için.
Bu ayrılıştan bu yana yıllar geçti, nice yıllar... Detroit'a sık sık mektup yazdım, başka yerlere de, aklımda kalan tüm adreslere, bir de onu, yani Molly'yi tanıyan, izleyen birinin çıkabileceği her yere. Asla yanıt alamadım.
Artık umumhane kapanmış. Tek öğrenebildiğim şey bu oldu. O iyi, hayran olunası Molly, eğer hala yazdıklarımı okuyabiliyorsa, bilmediğim bir yerlerde, şunu bilmesini isterim ki ben onun için hiç değişmedim, onu hala seviyorum ve hep seveceğim, kendime özgü biçimde, istediği zaman da buraya gelip ekmeğimi ve kaçamak kaderimi paylaşabilir. Eğer artık güzelliğini yitirmişse de, eh, ne yapalım! İdare ederiz! İçimde ondan kalan o kadar çok güzellik sakladım ki, o kadar canlı, o kadar sıcak, ikimize yetecek kadar var hem de en az yirmi yıllığına, yani iş bitinceye kadar.
Hoş, ondan ayrılmak için bir miktar çılgınlık gerekiyordu hem de pis ve soğuk cinsinden. Her şeye rağmen, ruhumu bugüne kadar korumasını bildim ve Amerika'da geçirdiğim o birkaç ay boyunca Molly bana o kadar iyilik ve düş bahşetti ki, eğer ölüm, hemen yarın, gelip beni alacaksa, eminim, asla diğerleri kadar soğuk, çirkin, hantal olmayacağım."
L.F.Celine, Gecenin Sonuna Yolculuk
9 Aralık 2011 Cuma
ara-lık

Fatih Ekspresi, örtülü kuşetli. Tren saatler gece yarısına yaklaşırken yola çıkar, vagonlarda berbat bir mekanik koku. Rayların üzerinde alışması imkansız bir gürültü. Tüm yolcuların yüzlerinde, geceyi beraber geçirmek zorunda kalan yabancı insanlara has bir endişe. Herkesin derdi bir an evvel yolu bitirmek. Hızlı tren değil ki, bütün bir gece gidecek yolu, hayal kurmaya yetecek pek çok zamanı var. Hayat gibi, aheste gider, ama bitti mi de nasıl geçti anlamaz insan.
Ufak poşetlerde dağıtılan yolluk pikeyi üzerime çeker, rahatsız bir uykuya dalarım, Ankara güneşi uyandırıp da vardığımızı haber verene değin. İstasyonun meydanına çıkar, derin bir nefes alır, yabancı havayı ciğerlerime çekerim. Gezginin tacını giydiği andır o.
Kızılaya doğru yollanır, vızır vızır akan trafiğin yanından gece boyunca bükülmekten ağrıyan bacaklarımı açarım. Acelem vardır, hızla yürürüm. Sense orda beni beklersin sabırsızca. Kim bilir daha neler neler.
Hayat aheste akarken, biz yolları tüketiriz. Bak işte, istasyona geldik.
16 Ağustos 2011 Salı
7 Haziran 2011 Salı
1 Haziran 2011 Çarşamba
Elindeki O "Eski"yi Usulca Yere Bırak ve Uzaklaş
Her seferinde kendimi onun profilinde bulmam rastlantı mı peki? Söyleyecek sözüm, dinleyecek seslerim olmadığında, kendimi, güvende olduğumu hissettiğim sahillere vurmak kadar doğal bir şey mi var? Alışkanlığın davetkar sıcak kumları... Her şey eskiye döner belki diye umut... Sorun da tam burada zaten, geçmiş diye bir şey yok. Yalnızca şimdi ve bir adım ötede gerçekleşmekte olan belirsiz bir gelecek var.
Ölesiye aidiyetsizlik hissi... İnsanı saran, soluksuz bırakan, yavaş yavaş öldüren aidiyetsizlik... İnsan kendini, kendi derinliklerinde bulmalı. Ne kadar derindeyse, o kadar iyi.
Dışarıdaki dünyayı çok fazla önemsiyoruz.
25 Mayıs 2011 Çarşamba
is there a problem officer?
Şöyle problemler var ki, hiç bir şey yazamıyorum. Yazmak konusunda asla iddialı olmadım ama severdim, dönem dönem çizmekten bile daha çok sevdim. Hatta şimdi dönüp bakıyorum da asıl patlamamı çizerek değil yazarak yapabilirdim, beynimin "kurgu" merkezinin iyi çalıştığını düşünüyorum. Senaryo yazarı olabilirdim. Belki hala olurum, "plancı" olarak daha mı iddialıyım sanki? (Vasatlığa övgü isimli kitaplar olsa keşki okuyup mutlu olsak)
Yazamıyorum işte, çizemiyorum da. Beynim düşünmeye devam ediyo hala, o durmadı ama ellerim durdu. Sıkıcı durumlar bunlar. Seneler önce tasarladığım şeyler bile hayata geçmedi. (Bu bloğu açarken depresif döküntüleri kapının dışında bırakma kararı almıştım hatta çoğu kaydı zamanla sildim bu yüzden, ama sanki çok prensip sahibiymişim gibi oynamayalım şimdi.) Beceremedim işte. Yapıcam dediklerimi yapamadım. Büyük zaferlere hasret kaldım. Vasatlığa alıştım.
Bu bloğu güncellemeyişimin sebebim de buydu, yazamıyorum işte, içimden hiç bişey gelmedi onca zaman. Sorun zaten blog değil, oturup kendi başıma bişeyler karalamayalı o kadar çok geçti ki. Sanki büyük uğraşlarım varmış gibi.
Belki başlangıç olur bu saçmalamalar, ya da belki de çoktan içimde bişeyler ölmüştür kim bilir.

19 Mayıs 2011 Perşembe
13 Ocak 2011 Perşembe
Dwight Schrute Mode On

Bedenimde bir açma kapama düğmesi olsun isterdim. Karakterler ve durumlar arasında hızlıca geçiş yapıp uyum sağlayabileceğim, her zaman ileriye gitmemi garanti edecek ufak bir düğme. İsterdim ki mesela Dwight gibi hırslı, çalışkan, patavatsız, odaklanmasını bilen, kendi kendini en iyi şekilde motive eden, acayip düzenli olayım. Hatta yalaka da olabilirim, dik başlılığın lüzumu yok artık. Final haftasında çok işime yarardı doğrusu.
Düğmeyi kapatınca da, pısırık, kendine güvensiz depresyonda bir adam ortaya çıkmasın isterim-awesome olsun, eğlenmesini bilen, sosyal zekası yüksek, aktif biri.

Ve gelelim Office. Uzun sayılabilecek bir aradan sonra 4.sezona başladım ve o günden beri yüzüm de gülmeye başladı. Hayatımın Frasier'dan sonraki ikinci dizisini buldum sonunda.
Dwight, bir an önce dön aramıza, unut o Angela biçini artık. Depresyon sana yakışmıyo kesinlikle. Özlettin.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)



